Almanya’da koalisyon arayışları ve tek program

Şimdi sırada -eğer tekellerin asıl tercihi olan “Jamaika koalisyonu”nun yolu kulislerde yeniden açılamazsa- “büyük koalisyon” var. Yeşiller seçim vaatlerini bir yana atarak CDU/CSU programı etrafında kurulacak bir azınlık hükümetinde yer almak için ne kadar gönüllü olsalar da kapitalist tekellerin tercihi, istikrarlı bir parlamento çoğunluğuna dayanan hükümetten yanadır.

Almanya’da 24 Eylül’de yapılan federal parlamento seçimlerinden sonra Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU), Yeşiller ve Hür Demokrat Parti (FDP) arasında altı haftayı bulan koalisyon görüşmeleri sürpriz bir şekilde, FDP’nin oyun bozanlık yapmasıyla sonuçsuz kaldı. Görüşmelerin boşa çıkmasını, Alman Sanayi ve Ticaret Odası (DIHK) Başkanı Eric Schweitzer, “Sondaj görüşmelerinin başarısızlığa uğraması Alman ekonomisi açısından bir hayal kırıklığıdır” diyerek karşıladı.

Şimdi gündemde tekrar “büyük koalisyon” seçeneği öne çıkarılıyor. Tekellerin iki büyük partisi Hristiyan Birlik ve SPD’nin anlaşmasına dayanan “büyük koalisyon” hükümeti, tekellerin zorunlu kalmadıkça çok da tercih ettikleri bir alternatif değildir. Sistemin iki temel partisinin yıpranmasının sonuçlarının ağır olacağını biliyorlar. 24 Eylül seçimlerinin sonuçları da tekellerin korkularının yersiz olmadığını ortaya koydu. Büyük koalisyon ortağı olarak 24 Eylül seçimlerine giden her iki parti de büyük bir yenilgi yaşadılar. SPD, ikinci emperyalist savaştan sonra yapılan seçimlerde tarihinin en büyük yenilgisini alırken, CDU da ikinci büyük yenilgisiyle yüzleşmişti.

Ucuz iş gücü ve “sorun” olarak mülteciler

Kapitalist tekellerin, Ortadoğu’da sürdürdükleri rekabet savaşlarının sonuçları Ortadoğu halkları için büyük bir yıkıma yol açarken, arkasında milyonlarca ceset, yerini ve yurdunu terk etmek zorunda kalarak savaşın şiddet ve barbarlığından kaçmak için yollara düşen insan seli bıraktı.

Savaş sürgünü mültecileri ucuz iş gücü olarak ellerini ovuşturarak büyük bir şehvetle bekleyen kapitalist tekellerin modern barbarları, savaş meydanlarında bıraktıkları insan cesetlerinin yaratacağı toplumsal sonuçları yok saydılar. Sınırlar ve sınırlara ördükleri tel örgüler ve duvarlarla kendilerini güvence altında görenlerin hesapları yaşam karşısında tuz buz oldu. Engelleri aşarak Avrupa’ya ulaşan insan seli, Avrupa’ya bir anda savaşın dehşet verici sonuçlarını da taşıdı.

Beklentilerinin üzerinde gelen ucuz iş gücünü hazmedemeyen ve üstüne üstlük işledikleri suçların canlı tanıklarıyla da yüzleşen Avrupa tekelleri, düşen ücretlerin, makaslanan sosyal hakların sorumlusu olarak bu insanları göstermek için denetimi altındaki medyayı devreye soktular. Mülteciseverlik maskaralığı, yerini çok geçmeden nefret, aşağılama ve horlamaya bıraktı. Irkçılık ve faşizm kapitalist barbarlığın bu zehirli zemininde yeniden boy verdi. Alman kapitalist tekelleri , 24 Eylül seçimlerinde yıkım ve savaş politikalarının sonuçlarıyla yüzleştiler. Sistemin iki temel partisi, yapılan seçimlerde tarihi bir yenilgiyle karşılaşırken, kapitalist bataklıkta büyütülen AfD gibi faşist partiler ise büyük bir sıçrama yaptılar.

Faşist partiyi açıktan kullanmayı göze alamayan kapitalist tekeller üçlü koalisyonla, sistemin bir diğer büyük partisi olan SPD’yi, bir dönem dinlendirmeye alarak yolarına devam etmek istediler. Savaş meydanlarından uzak da olsa Almanya’ya ulaşan, ucuz iş gücünü bedeninde cisimleştiren insanların hayaleti koalisyon görüşmelerinde de tekellerin peşini bırakmadı. Seçimler gibi koalisyon görüşmeleri de savaş göçmenlerinin gölgesi altında başladı ve sonuç alınmadan dağıldı.

Alman basını, koalisyonun anlaşamadığı tek ve temel sorunun, “Yaklaşık bir aydır süren görüşmelerde, mültecilere yönelik siyaset konusunda uzlaşma sağlanamaması” olduğunu yazdı. Yeşiller Eşbaşkanı Cem Özdemir ise partisinin “akla gelebilecek bütün konularda kırmızı çizgiye kadar geldiğini, hatta bunu da aştığını” belirtti. Bunlara rağmen bir anlaşma çıkmadı. Zira, faşist milliyetçi ideolojiyle zehirledikleri atmosferde CDU/CSU ve FDP gibi partiler AfD’den rol çalmayı, “sağ popülizm” olarak adlandırdıkları faşist AfD’yi sınırlamanın yolu olarak görüyorlar. Hitler’i yatıştırma politikalarının benzerini sahneleyerek, kapitalist tekellerin çıkarları için faşist partilerin yollarını düzlüyorlar.

Şimdi sırada -eğer tekellerin asıl tercihi olan “Jamaika koalisyonu”nun yolu kulislerde yeniden açılamazsa- “büyük koalisyon” var. Yeşiller seçim vaatlerini bir yana atarak CDU/CSU programı etrafında kurulacak bir azınlık hükümetinde yer almak için ne kadar gönüllü olsalar da kapitalist tekellerin tercihi, istikrarlı bir parlamento çoğunluğuna dayanan hükümetten yanadır.

DIHK Başkanı Eric Schweitzer, “Hızlı ekonomi gelişimi göz önüne alındığında, etkili hükümet olmadan uzun süre sürdüremeyiz” diyerek, partileri, tekeller adına sorumlu davranmaya çağırdı. DIHK Başkanı, AB içerisinde olduğu gibi dünyada süren emperyalist rekabet savaşında da Alman emperyalizminin daha güçlü olarak yer alması için hükümet sorununun bir an önce çözülmesini istedi.

Yıllar önce, “Sol kanat giderek Merkel’in çizgisine kayıyor” diyerek, sistem partilerinin tek program etrafında buluştuklarına Frankfurter Allgemeine Zeitung isabetle vurgu yapmıştı. SPD-Yeşiller hükümeti döneminde olduğu gibi, 2013’te kurulan CDU/CSU-SPD büyük koalisyon hükümeti de aynı programların hükümetleri olarak görev yaptılar.

Sosyal yıkım yasalarının sembolü olan Hartz yasaları 15 yıl önce, SPD-Yeşiller hükümeti tarafından uygulamaya konuldu. Kurulan bütün hükümetler bu yasaların sadık uygulayıcısı oldular. Bunun sonucu olarak işçi ücretleri düştü, esnek çalışma ve taşeronlaştırma yaygınlaştırıldı, sosyal haklar ve sağlık hizmeti hakları adım adım budandı, hastaneler özelleştirildi, emeklilik yaşı 67’ye yükseltildi. Bu saldırıların sonucu olarak kapitalist tekellerin kârlarında büyük artışlar oldu. Sosyal yardım kuruluşlarına bağlı insanların sayısında yedi milyon civarında bir artış gerçekleşti. Her beş çocuktan biri, “refah toplumu, ihracat şampiyonu, cari fazlalık veren ekonomi”siyle övünen Alman tekellerinin diktatörlüğü altındaki ülkede yoksulluk sınırlarının altındaki yaşamla tanıştı.  Alman Sendikalar Birliği’ne (DGB) bağlı Hans Böckler Vakfı’nın yaptığı bir araştırmaya göre, “2004-2014 yılları arasında, toplam istihdamdaki yoksul çalışma oranı 18 ile 64 yaşları arasında çalışanlar arasında iki katına çıktı.”

Kurulacak hükümetin yapacakları da bunlardan farklı olmayacaktır.