Evrimi içinde burjuva cumhuriyeti ve dinsel gericilik…

“AKP’ye karşı mücadeleyi cumhuriyeti savunmak mücadelesi olarak ele almak, tükendiği ve dolayısıyla aşılmayı beklediği bir aşamada onu yeniden diriltmeye çalışmak, gerici bir ütopyadır. Çürüme süreci içinde tükenen burjuva cumhuriyetinin gerçek alternatifi sosyalist işçi-emekçi cumhuriyetidir.”

Tükenen cumhuriyetin alternatifi sosyalist işçi-emekçi cumhuriyetidir!

 

Burjuva cumhuriyet 94. yıl dönümünü dinci gericiliğin esareti altında karşılıyor. Devletin temel kurumlarını ele geçiren sermayenin bu en gerici, en bağnaz temsilcileri, 2023 yılını, “cumhuriyetin tabutuna son çivinin çakılacağı milat” diye ilan ediyorlar. Bu küstah meydan okuyuşa, burjuva cumhuriyetin hiçbir kurumundan en küçük bir itiraz yülkseltilemedi. Tersine, artık düzenin bütün kurumları “2023 planı”nın aparatları gibi hareket ediyor.

Hem devlet kurumları hem işbirlikçi büyük burjuvazinin tüm fraksiyonları bu Ortaçağ artığı gericiliğe teslim olurken, toplumun ilerici-devrimci kesimleri ise, farklı araçlarla direnmeye çalışıyor. Sömürücü sınıfların sergilediği bu utanç verici teslimiyet, TÜSİAD kodamanlarından kasaba tüccarlarına kadar, bütün kesimleriyle burjuvazinin cumhuriyete ihanet etmeyi adeta bir vazife addettiğini gösteriyor. Cumhuriyetin sınırlı ilerici kazanımlarını savunmak bir yana, sömürü ve artı-değer yağmasının istikrarı için, o kazanımlardan geriye ne kalmışsa siyasal İslamcı kliğin ayakları altına sermiştir. 

Olayların bu noktaya varması, yani bir dönemin tetikçileri olan siyasal İslamcıların iktidarı ele geçirmesi ne tesadüflerin ürünüdür ve ne de hatalardan kaynaklanıyor. Bu, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından kaderini tümden ABD liderliğindeki batılı emperyalistlere bağlayan Türk burjuvazisi ile devletinin girdiği yönelimin kaçınılmaz sonucudur. Sosyalizmin gücünün ve saygınlığının dorukta olduğu bir dönemde belirginleşen bu yönelim, ‘60’lı yıllarda toplumsal uyanışın büyümesi, işçi sınıfının etkili bir şekilde tarih sahnesine çıkması ve devrimci hareketin güç kazanmasıyla birlikte daha ileri noktalara vardırıldı. 

Emperyalistlerin kılavuzluğunda hareket eden sermeye iktidarı, dönemsel ihtiyaçlarına göre hem İslamcı gericileri hem milliyetçi şoven çeteleri tetikçi olarak kullandı. Faşist tetikçiler ‘70’li yıllarda öne çıkarken, ‘60’lar, ‘80’ler ve ‘90’larda İslamcı tetikçiler ön plandaydı. Devletin kolluk kuvvetlerine ek olarak bu tetikçilerin sahaya sürülmesi Türkiye’deki toplumsal uyanışı ve bunun ürünü olan mücadeleyi boğma histerisinin ürünüdür. Burjuvazi ile emperyalist efendileri, işçi sınıfıyla emekçilere karşı birlikte işlediler bu suçu. CIA’in akıl hocalığından feyz alan egemenler, siyasal İslamı toplumsal uyanışa ve sosyalizme karşı bir “dalgakıran” olarak öne sürdüler:

“Bu kapsamda dört önemli dönüm noktasından söz edilebilir. Bunlardan ilki, Sovyetler Birliği ve dünya devrimci hareketinin büyük bir güç ve prestijle geride bıraktığı İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönemdir. İkincisi, Türkiye’de modern sınıflaşma, sosyal uyanış ve kitlesel mücadelelerle belirlenen 1960’lı yıllardır. Üçüncüsü, ‘70’li yılların büyük bir devrimci yükselişi üzerine gelen faşist 12 Eylül askeri darbesi dönemidir. Dördüncüsü, Sovyetler Birliği’nin yıkılışını izleyen yıllarda ve Ortadoğu’ya yeni bir biçim vermek ihtiyacı çerçevesinde emperyalizm tarafından gündeme getirilen ‘ılımlı İslam’ projesidir ki, bugünün AKP’si ve Tayyip Erdoğan’ı dolaysız olarak bu projenin ürünleridir.” (H. Fırat, Tarihsel Temelleriyle Türkiye’de Dinsel Gericilik, EKİM, Sayı 307, Nisan 2017)

Görüldüğü üzere AKP’nin iktidara taşınması yarım yüzyılı aşan bir arka plana dayanıyor. Bu süreç boyunca burjuva devlet ile emperyalistler ortak çalıştılar. Emperyalist savaş aygıtı NATO’nun Brüksel’deki karargahında kutlamalara vesile edilen 12 Eylül askeri faşist darbesi, bu gericileştirme seferberliğinin en karanlık dönemini oluşturuyor.

Bir diğer kritik halka ise, Büyük Ortadoğu Projesi’ni (BOP) gündeme getiren emperyalist-siyonist güçlerin AKP’yi “Ilımlı İslam Modeli” diye bölge halklarına pazarlamaya karar vermeleridir. Gelinen aşamada bu “model”den yaka silkseler de, emperyalist-siyonist güçlerin etkin desteği olmadan, yarım yüzyıllık çabaya rağmen siyasal İslamcıların iktidarı ele geçirmesi, mümkün olamazdı. Özetle bugün Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin başına bela edilen dinsel gericilik, burjuvazinin yanı sıra emperyalist-siyonist güçlerin bir projesi olarak iktidara taşınmıştır.

Çürüyen düzen, tükenen cumhuriyet!

Komünistler burjuva cumhuriyeti dinsel gericilik üzerinden tükenişe götüren süreci farklı vesilelerle değerlendirdiler. Bunun en özlü ifadelerinden biri, TKİP IV. Kongresi Bildirisi’inde (Ekim 2012) yer aldı. Bu çok kapsamlı bildirinin konumuzla bağlantılı bölümünü (“Çürüyen düzen, tükenen cumhuriyet”) güncel vurguları dışında bırakan belli kısaltmalarla buraya alıyoruz:

“AKP, ‘90’lı yıllarla birlikte oluşmuş yeni dünya koşullarında, emperyalizmin ve işbirlikçi büyük burjuvazinin çıkar, tercih ve ihtiyaçlarına tam uyum gösteren, bunun gerektirdiği her açılıma hazır parti oldu. Böylece de onların etkin desteğini kazandı. Rejim krizi olarak kendini gösteren düzen içi çatışmada bu denli kolay üstünlük sağlamasının gerisinde bu gerçek var. Bu çatışma sürecinde ordu ve bürokrasiden tasfiye edilenler, bu yeni tercih ve ihtiyaçlara uyumda zorlanan, dolayısıyla sorun çıkaranlar oldular. Değişen koşullar karşısında soruna dönüşenler, durum öyle gerektirdiği için harcanıp bir yana atıldılar. Sermaye devleti kendini kurumsal yapı ve politikalar yönünden yeni koşulların ortaya çıkardığı yeni ihtiyaçlara uyarladı, bunun icracısı olmak ise AKP’ye düştü. Kitlelere askeri vesayetin aşılması ve demokrasinin gelişmesi olarak sunulan aldatmacanın gerçek anlamı ve kapsamı bundan ibarettir.

“AKP, başta ABD olmak üzere batılı emperyalist devletler ittifakı ile tüm kesimleriyle işbirlikçi büyük burjuvaziye kusursuz hizmetinin karşılığını devlet iktidarında önemli mevziler ele geçirerek aldı. Bu da ona kendi ideolojisini, tercihlerini ve değerlerini topluma dayatmak olanağı sağladı. (…)

“Burjuvazi 1920’ler Türkiye’sinde cumhuriyet biçimi içinde iktidar olurken dinin toplum yaşamındaki etkisini sınırlamış, cemaatleri ve tarikatları yasaklamış, ‘aklı hür’ kuşaklar yetiştirmek iddiasında olmuş, ‘en hakiki mürşit ilimdir’ söylemini sloganlaştırmıştı. Bugünse cemaatlere ve tarikatlara dayanan, dini toplum yaşamının tüm alanlarına ve başta eğitim olmak üzere kamu yaşamına dayatan, ‘dindar gençlik’ yetiştirmekten söz eden ve Diyanet’i fetva kurumu haline getiren bir gericilik odağının arkasında durmaktadır. Bu, burjuva cumhuriyetinin evrimi içinde bugün vardığı yerdir, gerçekteyse resmi tükenişidir. Bu, egemen sınıf olarak burjuvazinin siyasal ve moral iflasıdır. Onun tüm kaygısı sömürü ve soygun koşullarının ne pahasına olursa olsun güvenceye alınmasıdır. Bunun ötesinde hiçbir değer artık onu ilgilendirmemektedir, kendi cumhuriyetinin kuruluş değerleri başta olmak üzere.

“Cumhuriyet tarihi bütünlüğü içinde irdelendiğinde, kapitalist gelişmenin değişen koşulları içinde ortaya çıkan yeni ihtiyaçlara bağlı olarak düzenli ve mantıklı bir evrim yaşadığı görülür. 1920’lerde dini toplum yaşamı içinde sınırlayarak işe başlayan cumhuriyet kurucusu CHP, 1940’ların değişen dünya ve Türkiye koşullarında onun etki alanını bizzat kendisi yeniden genişletme yoluna gitti. Onun bıraktığı yerden aynı işi 1950’lerde bu kez DP yeni bir düzeyde devam ettirdi. 1960’lardaki büyük sosyal uyanış ve bunun sola hızla güç kazandırmasının ardından ise, din ve dinsel gericilik burjuvazinin elinde artık devrime karşı bir dalga kıran olarak iş görmeye başladı. Bu çok bilinçli bir politikaydı ve aklı verense böyle durumlarda hep olduğu gibi emperyalist merkezlerdi.

“‘70’li yıllardaki devrimci yükselişin saldığı büyük korkunun ardından ise, başta ABD olmak üzere batılı emperyalist ittifak ile başta TÜSİAD olmak üzere tüm kesimleriyle işbirlikçi büyük burjuvazinin tezgahladığı 12 Eylül askeri faşist darbesi, dinin ve dinsel gericiliğin önünü her cephede açtı. Bugünkü koşullarda cisimleşmiş ifadesini AKP şahsında bulan “Türk-İslam sentezi” devletin resmi ideolojisi haline getirildi ve tüm topluma dayatıldı. Aynı politika ‘90’lı yıllarda oluşan yeni dünya koşulları içinde bu kez ‘ılımlı İslam’ projesi halini aldı, yine emperyalist merkezlerde planlanarak. Sonuç olarak, toplamı içinde bugünkü dinci gerici iktidar, 12 Eylül faşist darbesiyle yaratılan yeni toplumsal, siyasal ve kültürel koşulların, aynı anlama gelmek üzere emperyalizmin ve işbirlikçi büyük burjuvazinin izlediği politikaların en dolaysız bir ürünü oldu. Tam da bundan dolayı AKP’ye karşı mücadele emperyalizme ve işbirlikçi burjuvaziye karşı mücadeleden ayrılamaz. (…)

“AKP’ye karşı mücadeleyi cumhuriyeti savunmak mücadelesi olarak ele almak, tükendiği ve dolayısıyla aşılmayı beklediği bir aşamada onu yeniden diriltmeye çalışmak, gerici bir ütopyadır. Çürüme süreci içinde tükenen burjuva cumhuriyetinin gerçek alternatifi sosyalist işçi-emekçi cumhuriyetidir. Olduğu kadarıyla burjuva cumhuriyetinin kuruluşu sürecinden gelen kazanımları yaşatmanın ve geleceğe taşımanın da bundan başka bir yolu yoktur.

“Tükenen bir cumhuriyetten sözümona bir ‘demokratik cumhuriyet’ çıkarmak peşinde koşmak da aynı ölçüde hayalci ve dolayısıyla gerici bir ütopya ile oyalanmaktır. Bu beklenti dünya olaylarının genel seyrine, girmiş bulunduğumuz tarihsel dönemin genel eğilimlerine, bunun bulunduğumuz bölgeye yansımalarına da aykırıdır. Kendi geçmişinden gelen ilerici değerlerden bile kopan, toplum yaşamının tüm alanlarını Ortaçağ artığı bir ideoloji ve kültüre göre yeniden şekillendirmeye çalışan, iç politikada polis rejimini kurumlaştıran ve dış politikada militarizmi ve saldırganlığı bir politika haline getiren bugünkü cumhuriyet, demokratikleşmeyi değil fakat yıkılmayı, yerini sosyalist bir cumhuriyete bırakmak üzere köklü bir biçimde aşılmayı beklemektedir.

“Bugünün Türkiye’sinde mevcut gerici dengeleri altüst edebilecek biricik toplumsal güç işçi sınıfıdır. Gericilik atmosferini dağıtmak, kent ve kır yoksullarının hoşnutsuzluğunu düzen karşıtı bir mecraya taşımak, böylece devrimci süreci ilerletmek, devrim davasını büyütmek ancak bu sınıfa dayanmakla olanaklıdır. Kürt sorununu bugünkü kısır döngüden kurtarmak, ulusal özgürlük ve eşitlik mücadelesini devrimi büyütmenin bir olanağına çevirmek de ancak işçi sınıfı hareketinin devrimcileşmesiyle, toplumda etkin bir güç olarak öne çıkmasıyla olanaklıdır. Bu kuşkusuz kolay değildir; ama başka bir yol, başka bir çıkış, başka bir çözüm yoktur. ‘Ulusal cumhuriyet’ ya da ‘demokratik cumhuriyet’ projeleri, toplumsal temelden yoksun, devrimin potansiyellerini düzenin çatlakları içinde eritmekten başka bir sonuç vermeyecek olan gerici ütopyalardır.” (TKİP IV. Kongresi Bildirisi, Ekim 2012)