Suriyeli mülteciler ve toplumsal vicdan

Sakarya’da eşinin iş arkadaşları tarafından yanındaki 1 yaşındaki ve karnındaki 9 aylık bebeği ile önce tecavüze uğrayan, ardından katledilen Emani El-Rahmun cinayeti bu topraklarda yaşanan toplumsal çürümenin bir resmidir. Okulda olması gereken saatte metrobüslerde, caddelerde dilendirilen çocuklar, para karşılığı satılan, fuhuşa zorlanan kadınlar kapitalist sistemin insanlarda yarattığı tahribatın birer göstergesidir.

2011 yılında başlayan Suriye savaşıyla birlikte, ülkelerindeki yıkımdan kaçan Suriyeliler dünyanın birçok bölgesine göç etmek zorunda kaldı. Olağan yaşamları emperyalist haydutların kurbanı olan milyonlarca Suriyeli dillerini, kültürlerini bilmedikleri topraklarda yaşama tutunmaya çalışıyor. Geldikleri ülkelerde kötü muamelenin her türünü gören bu insanlar, ölüm ile zulüm dolu bir yaşam arasında tercihe zorlanıyor.

Coğrafi yakınlığın da etkisiyle Suriyeli mültecilerin en çok sığındığı ülkelerden biri de Türkiye. Mülteci sayısı İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde yüz binlerle ifade edilirken, sınıra yakın bölgelerde ise kentlerin demografik yapısını değiştirecek denli göç yoğunluğu yaşanıyor. Artık kapı komşumuz, iş yerinde birlikte alınteri döktüğümüz iş arkadaşlarımız olan Suriyeli göçmenler Türkiye toplumunun bir parçası olmuş durumda.

Ancak Suriyeli mülteciler için savaştan kaçıp Türkiye’ye gelmek bir kurtuluş olmaktan çok uzak. Şu an Türkiye’de resmi rakamlara göre üç milyona yakın Suriyeli sığınmacı var, kaçak yollardan giriş yapanlar ise bu veriye dahil değil. Suriye’den gelen insanların ilk “sığındıkları” yer mülteci kampları. İlk kurtulmak istedikleri yerlerse yine bu kamplar. Zira bu kamplarda Suriyeli kadınlar fuhuşa zorlanıyor, çocuklar dilenci çetelerine satılıyor. Cumhuriyet gazetesinin Karkamış Çadırkenti’nde kalan mültecilerle yaptığı bir röportaj kan donduran gerçekleri yüzümüze çarpıyor. Kampta kalan mülteciler, Suriyeli kadınların “imam nikahı” perdesiyle satıldığını söylüyor. Sözde kampın güvenliğinden sorumlu olan görevlilerin aracılığıyla 15-50 yaş aralığındaki kadınlar, para karşılığında erkeklere satılıyor, kampın dışına çıkarılan kadınlara zorla fuhuş yaptırılıyor.

Yine bu kamplarda ve kamp dışında yaşamaya çalışan Suriyeli çocukların bir kısmı ise savaş başladığında henüz bebekti ya da daha doğmamıştı bile. Sebebi olmadıkları bir savaşın bedelini ödeyen bu minik bedenler Aylan bebekten biraz daha şanslıysa eğer, her gün itilip kakıldıkları, hor görüldükleri ülkelerde yaşlarının çok uzağında bir yaşam sürüyorlar. Günlük yaşamlarında istismarın her türüne maruz kalan bu çocuklar dilenci çetelerinin eline düşüyor. Açlıkla, yoksullukla, savaşla sınanan bu insanlar toplumsal çürümenin bir parçası haline geliyor.

Suriyeli mülteciler böyle bir yaşama mecbur bırakılırken estirilen şoven histeri ve milliyetçilikle Türkiyeli işçi ve emekçiler Suriyeli sığınmacılara karşı kışkırtılıyorlar. Özellikle medyanın kutuplaştırıcı diliyle kitlesel linçler örgütleniyor, Suriyeliler toplumsal hayatın dışına itiliyor. Burjuvazi medyayı etkin bir şekilde kullanarak halkları karşı karşıya getirirken kendisi kârına kâr katıyor. Örneğin Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak Suriyelilere saldırılar üzerine, “3 milyon insan içinde yüksek tahsilliler, uzmanlar var. Şu anda Kahramanmaraş’ta, Adana’da, Osmaniye’de, Gaziantep’te hatta Ankara’da Ostim’de birçok ilde eğer Suriyeliler olmazsa düz işçilik yapan yok. Fabrikalarımız durur” diyor. Patronlar Suriyelileri ucuz iş gücü olarak kullanıyor, Türkiyeli işçileri de “Suriyeliler yüzünden” diyerek ya işten çıkartıyor ya da ücretleri düşürüyor. Böylece bir yandan sermayeye ucuz iş gücü yaratılırken  bir yandan da işsizlik sorunu Suriyeli yoksulların üstüne yıkılıyor.

***

Sakarya’da eşinin iş arkadaşları tarafından yanındaki 1 yaşındaki ve karnındaki 9 aylık bebeği ile önce tecavüze uğrayan, ardından katledilen Emani El-Rahmun cinayeti bu topraklarda yaşanan toplumsal çürümenin bir resmidir. Okulda olması gereken saatte metrobüslerde, caddelerde dilendirilen çocuklar, para karşılığı satılan, fuhuşa zorlanan kadınlar kapitalist sistemin insanlarda yarattığı tahribatın birer göstergesidir.

Kapitalizm insan değil kâr odaklı bir sistemdir. Onun gözünde her şey metadır ve bir fiyatı vardır. Dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun Suriyeli mülteciler konusunda Avrupa Birliği ile yaptığı görüşmeyi “Kayseri pazarlığı” diye nitelemesi bu gerçeği ifade etmektedir. Kendi çıkarları için Ortadoğu topraklarını kana bulayan bu haydutlar, göçe zorladıkları insanların yaşamları üzerinden de bir pazarlık çevirmeyi ihmal etmiyor. Kendisi çürüdükçe toplumu da beraberinde çürüten kapitalizm insanlığı bir yok oluşa sürüklüyor. Tüm insani değerleri silerek yerine sadece çıplak çıkarı koyuyor. Tam da bu nedenle, Sosyalist Ekim Devrimi’nin 100. yılında “ya barbarlık içinde çöküş ya sosyalizm” ikilemi kendini daha yakıcı bir biçimde dayatıyor.