TKİP 30. Yıl Konferansı gerçekleşti!

Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’nin yol göstericiliğinde, 30 yılın birikimiyle!..

 

TKİP 30. Yıl Konferansı, başarıyla tamamlanan çalışmasının kapsamı ve sonuçlarıyla ilgili olarak aşağıdaki hususları kamuoyunun bilgisine sunar:

-I-

Parti Yaşamı

1-) Sosyalist Ekim Devrimi’nin 100. ve komünist hareketimizin 30. Yılını hemen önceleyen günlerde toplanan TKİP 30. Yıl Konferansı, partinin en önemli ve en acil sorunlarından oluşan gündemini kapsamlı bir çalışma içinde ele almış ve başarıyla tamamlamıştır. Partinin iç yaşamı, siyasal çalışması ve mücadelesi bakımından büyük önem taşıyan değerlendirmeler yapan konferansımız, tümü de TKİP MK tarafından onaylanan bir dizi karar almıştır.

Konferansımızı ihtiyaç haline getiren, partinin gelişme sürecinin bu dönemine özgü çeşitli türden sorunlardı. 100. Yılını kutlamaya hazırlandığımız büyük devrimin tarihsel ve teorik mirası ile komünist hareketin 30 yıllık düşünsel birikimi ve pratik deneyimi, bu sorunların ele alınmasında yol gösterici kaynaklar olarak konferans çalışmasında çok özel bir yer tuttular. Konferansımız ele aldığı sorunları tartışırken, değerlendirmeler yapıp sonuçlara ulaşırken, ilki evrensel öteki bize özgü bu iki kaynağın düşünsel ve moral birikiminden en iyi biçimde yararlanmaya çalıştı. Gündemi partimizin bütün bir gelişme sürecinin bugünkü aşamasına özgü sorunlardan oluştuğu için de, konferansımız hareketimizin 30. yılıyla ilişkilendirildi ve “TKİP 30. Yıl Konferansı” olarak isimlendirildi.

2-) Örgüt konferanslarının parti yaşamımızdaki, dolayısıyla da parti tüzüğümüzdeki yeri, anlamı ve işlevi, parti inşa süreci döneminden temelli bir farklılık gösterir. Parti inşa sürecindeki konferanslar, o zamanki örgütümüzün en üst organları idiler. Dolayısıyla işlevleri ile yetkileri bugünkü parti kongrelerine denkti. Partimizin kuruluşuyla birlikte ise artık tümüyle yeni bir anlam ve işlev kazanmış bulunmaktadırlar. Yeni biçimiyle örgüt konferansları, Partimizin tüzüğünde (III. Bölüm, MK konulu 7. Madde, f fıkrası) şöyle yer almaktadırlar:

“İki kongre arası dönemde yerel ya da ulusal düzeyde çeşitli türden parti konferansları toplamak, MK’nın yetkisi dahilindedir. MK konferanslara delege toplama şeklini kendi saptar. Ulusal düzeydeki konferansların kararları, ancak MK tarafından onaylandığı takdirde yürürlüğe girer ve tüm partiyi bağlar.”(TKİP Program Tüzük, s.62)

TKİP Merkez Komitesi yaz başında, parti tüzüğünde tanımlanan bu yetkisini kullanarak, parti yaşamında ve çalışmasında zorlanmalar yaratan bazı sorunları ele almak üzere, bir ulusal konferans toplama kararı almıştır. Konferansa başta il örgütleri olmak üzere tüm temel çalışma alanlarından birer yoldaş delege olarak çağrılmıştır.

30. Yıl Konferansı kendisini ihtiyaç haline getiren sorunlar üzerinden asgari başarıyı sağlamıştır. Bu kapsamdaki hemen her konu ya da sorun, tüm yönleriyle ve en açık bir biçimde ele alınmış, yapıcı ve yoldaşça tartışmalara konu edilmiş, bu çerçevede çalışmanın toplamı üzerinden önemli sonuçlara ulaşılmıştır.

3-) Konferansımızı ihtiyaç haline getiren sorunlar, önden bir değerlendirme metni olarak konferans delegelerine sunulmuştu. Bu metni tüm temel noktalar üzerinden onaylayan konferansımız, onun bir iç metin olarak tüm partiye de sunulması kararı almıştır. Sözkonusu metin, parti yaşamımıza ilişkin sorunların derinlemesine anlaşılması ve köklü bir biçimde çözülebilmesi ihtiyacı kapsamında, TKİP Kuruluş Kongresi’nin parti örgütü, yaşamı ve tüzüğü konulu temel belgelerinin önemine işaret etmektedir. Konferansımız bu düşünceyi onaylayarak, bu aynı çabanın partinin tümüne yayılması, sözkonusu temel belgelerin partinin tümünde özel bir eğitim programı halinde incelenmesi kararı almıştır.

Partimiz devrimci örgüt konusunda Marksizm-Leninizm’in teorisinden, uluslararası komünist hareketin tarihsel deneyimlerinden, Türkiye devrimci hareketinin geçmiş deneyimlerinden ve nihayet Kuruluş Kongresi’ni önceleyen kendi on yıllık sürecinden gelen zengin bir düşünsel birikime ve pratik deneyime sahiptir. Partimizin Kuruluş Kongresi bu birikimin üzerinde yükselmiş, yapılan değerlendirmeler ve ulaşılan sonuçlar buradan süzülmüş, parti tüzüğü de sonuçta bu çabanın bir ürünü olarak şekillenmiştir. Kuruluş Kongresi’ni izleyen dönemin, özellikle de örgütsel sorunların hep de geniş bir yer tuttuğu II., III.  ve IV. parti kongrelerinin çalışmalarıyla bu birikim zaman içinde daha da zenginleşmiştir.

Dolayısıyla partimiz, sağlam temellere oturan devrimci bir örgütsel yapı, işleyiş ve yaşam planında önemli bir düşünsel birikime ve pratik deneyime sahiptir. Gerekli olan, bu birikimin ve deneyimin tüm kapsamıyla partinin tümünde içselleştirilmesi, örgütsel yaşamımızın vazgeçilmez kılavuzu olarak kullanabilmesi, bu alanda tam bir tutarlılıkla hareket edilebilmesidir.

Bu son nokta, tutarlılık, tayin edici önemdedir. Konferans ön hazırlık metninde özellikle öne çıkarılan ve konferans çalışmalarımız içinde üzerinde genişçe durulan beş temel ilişki (haklar ve görevler, demokrasi ve disiplin, eleştiri ve özeleştiri, yetki ve sorumluluk, merkeziyetçilik ve ademi merkeziyetçilik) alanındaki kopmaz bütünlük, bu bütünlüğün kavranması, sindirilmesi ve değişmez bir davranış biçimi haline getirilmesi, tutarlılığa ulaşmakta belirleyici önemdedir ve çözücü halkayı oluşturmaktadır. Zira sağlam ve sağlıklı bir örgütsel yapı ve işleyişe ulaşabilmenin temel hareket noktası tam da bu ilişkiler alanı, bunların kopmaz bütünlüğüdür. Bunda başarılı olunduğu ölçüde, böylece devrimci örgüt yaşamının tüm öteki sorunlarının çözümü için de güçlü bir zemin yaratılmış olur.

4-) Kendisini ihtiyaç haline getiren sorunlar daha sınırlı ve daha çok da parti yaşamına ilişkin olsa bile, konferansımız kendisini bunlarla sınırlamadı. Dahası, kullanılan zaman yönünden alındığında, bu sorunlar konferans çalışmamızın esaslı bir bölümünü de oluşturmadı. Ekseninde partinin sınıf çalışmasının sorunları olmak üzere konferansımız kapsamlı bir politik ve örgütsel gündemle çalışmalarını yürüttü. Ortadoğu ve Türkiye’deki son gelişmeler, toplumsal muhalefet ve sol hareket, Kürt sorunu ve hareketi, siyasal sorunlar kapsamında ele alınan başlıca konular oldular. Bu sorunlara ilişkin değerlendirmeler, bunlardan çıkan sonuçlar ışığında, doğal olarak partinin taktik çizgisi ve dönemsel görevlerine bağlandı.

-II-

Sınıf çalışmasının sorunları

5-) Konferans gündemimizde partinin siyasal çalışması kapsamında özellikle öne çıkan konu, sınıf çalışmasının sorunları oldu. Partinin sınıf çalışmasının seyri, deneyimleri ve ortaya çıkardığı yeni sorunlar konferansta genişçe ele alındı, çok yönlü ve ayrıntılı tartışmalara konu edildi. Tartışmalar doğal olarak çalışmanın bundan sonraki seyri hakkında bir dizi pratik karar ve planlamayla birleştirildi.

Partinin sınıf çalışmasına ilişkin sorunlarının konferansımızın gündeminde çok özel bir yer tutmasının biri genel, diğeri şu döneme özgü iki temel nedeni vardı. Genel neden, “Devrimci bir sınıf hareketi için ileri!” stratejik çağrısında anlamını bulmaktadır. İçinde geçmekte olduğumuz döneme ilişkin özel neden ise, partinin sınıf çalışması pratiğindeki genişlemeye ve zenginleşmeye bağlı olarak ortaya çıkan bazı bakış açısı sorunlarını partinin temel ideolojik yaklaşımları ışığında düzeltme ihtiyacıdır.

6-) “Devrimci bir sınıf hareketi için ileri!” şiarını yükselten TKİP V. Kongresi, konuya ilişkin değerlendirmelerinde, partimiz için bu şiarın içerdiği üç ana hedefi bütünlüğü içinde şöyle ortaya koymuştu:

- Türkiye’de siyasal süreçlere başarılı bir devrimci müdahale, devrimci bir işçi sınıfı hareketinin gelişimi ölçüsünde olanaklıdır. Devrimci sürecin ilerletilmesi açısından çözücü ve tayin edici halka budur.

- TKİP solda sınıf eksenli siyasal bir güç odağı olarak öne çıkmak, giderek toplumsal düzeyde sınıf eksenli bir güç olabilmek hedefine, devrimci bir sınıf hareketinin gelişiminde oynayabildiği rol ölçüsünde ulaşabilir.

- Parti, bugüne kadar iradi müdahalelere konu ettiği çeşitli türden politik ve örgütsel sorunlarının sağlıklı ve kalıcı çözümünü, bundan böyle ancak devrimci bir sınıf hareketi geliştirme çabası içinde bulabilir.

Devrimci sınıf mücadelesine, partimizin devrimci siyasal misyonuna ve örgütsel yaşamımıza ilişkin bu üçlü hedef, devrimci bir sınıf hareketi geliştirme stratejik çabasının partimiz için büyük anlamını ve önemini açıklıkla ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bu doğrultudaki çalışma ve bu kapsamdaki sorunlar, önümüzdeki yıllar boyunca partinin her önemli yeni platformunda özel bir yer tutacaktır ve nitekim konferansımızda da bu böyle olmuştur.

7-) Partinin sınıf çalışmasının genişlemesine ve dolayısıyla karmaşıklaşmasına bağlı olarak ortaya çıkan bazı bakış açısı sorunları V. Parti Kongresi’nden beri parti bünyesinde özel bir tarzda ele alınmakta, eleştiri, uyarı ve eğitime konu edilmektedir. TKİP 30. Yıl Konferansı da bu sorunlar üzerinde çok yönlü olarak durmuştur. Ulaştığı sonuçlar kapsamında, TKİP Merkez Komitesi’nin Ağustos 2016 tarihli Partiye Rapor’undan kısaltılmış biçimiyle aşağıya alınan yaklaşım ve uyarıların anlam ve önemine bir kez daha vurgulu biçimde dikkat çekmeye karar vermiştir:

“Sınıf çalışması alanında sorunumuz ideolojik-politik açıklıklar planında değil, fakat bu açıklıklara bağlılık, yanısıra pratik inisiyatif ve yaratıcılık alanlarındadır. Yerel örgütlerimizden partinin sınıf çalışması çizgisine tam uyum, bu çerçevede inisiyatif, yaratıcılık ve dolayısıyla başarı bekliyoruz. Buna bağlı olarak sınıf çalışmamızın sorunlarına ilişkin temel önemde bazı hususları en kısa biçimiyle burada bir kez daha hatırlatıyoruz:

a) Sınıf çalışmamızın esas muhtevası devrimci politik müdahaledir. Sınıfa gündelik olarak dosdoğru politik sorunlar ve gündemler üzerinden seslenmeye ve müdahaleye dayalı bir çalışma tarzını geliştirmek zorundayız. Elbette iktisadi mücadeleyi ve sendikal örgütlenmeyi önemsemeliyiz. Elbette sınıf kitlelerine ulaşmamızı kolaylaştıracak her türden somut sorunu, zemini, olanağı, aracı ve yöntemi gereğince değerlendirmeliyiz. Ama müdahalemizin özü ve esasının sınıfın devrimci politik bilincini, eylemini ve örgütlenmesini geliştirmek olduğu gerçeğini de bir an için bile unutmamalıyız. Öteki her şeyi bu bakış içinde anlamlandırmalı, bu ana eksene bağlamalı, öteki herşeyden bu doğrultuda yararlanmaya çalışmalıyız.

b) Bu yaklaşımla kopmaz bağ içindeki ikinci temel husus, sınıf çalışmamızın mutlak biçimde fabrika eksenli olması gerektiğidir. Bu, sınıf çalışmasında en başından beri partimizin özel dikkat gösterdiği bir husustur. Elbette sınıf çalışmamıza yeni imkanlar ve kolaylıklar sağlayacak çok çeşitli araçlardan, yöntemlerden, müdahale biçimleri ve zeminlerinden en iyi biçimde yararlanmaya çalışacağız. Sendikal imkanlar, sektörel birlikler, dernekler, kültür evleri türünden kurumlar çalışmamızın seslenme ve müdahale imkanlarını genişletip zenginleştirecek, besleyip kolaylaştıracaktır. Bunların tümünden de amaca uygun biçimde yararlanmaya bakacağız. Ama tüm bunların gelip bağlandığı, besleyip güçlendirdiği ana eksen, şaşmaz biçimde partinin fabrika merkezli çalışması olmalıdır.

c) Genellikle her yerel örgütümüzün, doğru bir tutumla ve elbette somut bir değerlendirmenin ürünü olarak, yerel çalışma için bazı fabrikaları hedef olarak saptadığını biliyoruz. Ama hedefler, çok kapsamlı bir müdahale planı üzerinden kuşatılmak ve sistemli bir biçimde “dövülmek” üzere saptanır. Halihazırda yerel sınıf çalışmasında belirgin biçimde zayıf olduğunu gördüğümüz yön budur. Fabrika çalışmasından sonuç alamamanın temel nedenlerinden biridir de bu. Tüm yerel örgütler hedefli fabrika çalışması sorununa dönüp bu açıdan bakmakla yükümlüdürler.

d) Sınıf çalışmasında karşılaştığımız büyük güçlüklerden biri, sınıf kitlelerinin o çok iyi bilinen ideolojik ve kültürel geriliğidir. Bu gerilik yer yer aşırı temkinliliklere, bu ise çalışmanın politik niteliğinin zayıflamasına, hatta geri plana düşmesine neden olabilmektedir. Oysa bu türden güçlükleri üstünden atlayarak ya da etrafından dolanarak değil, fakat doğru tutum ve yöntemlerle üstüne giderek aşabiliriz ancak. Seslenme tarzı, kullanılacak “dil ve üslup”, bunlardan biridir.

e) Sosyalist propaganda-ajitasyonun devrimci özü koruyan popüler dilini geliştirmek, bildirilerimize, bültenlerimize, işçilere hitap edecek özel broşürlerimize hakim kılmak, onu olağan seslenme tarzı haline getirmek durumundayız. Elbette bu gerçek bir sınıfsal dil olmalıdır. İşçilerin gündemine özel bir ısrarla temel toplumsal ve sınıfsal gerçekleri sokmaya çalışmalıyız. Yaşadığımız toplumun sınıf yapısını, sınıfsal egemenlik olgusunu, sömürü ve mülkiyet ilişkilerini, servet ve sefalet gerçeğini, sosyal sorunların ekonomik-sınıfsal kaynaklarını, emperyalist egemenlik ilişkilerini ve elbette tüm bunların her günkü siyasal yaşam ve sorunlarla kopmaz bağını, her vesileyle ortaya koyabilmek durumundayız.

f)  Liseli gençlik çalışması partimiz için önemli ölçüde sınıf çalışmasına bir ön hazırlıktır. Sözkonusu olan meslek liseleri olduğunda, bu neredeyse tümüyle böyledir. Büyük metal eylemliliğinin çok daha elle tutulur biçimde açığa çıkardığı temel gerçeklerden biri de budur. Binlerce genç işçinin çalıştığı bu fabrikalar esas olarak meslek liselerinde eğitilmiş gençleri istihdam etmektedirler. Dolayısıyla meslek liselerinde çalışmak, dolaysız olarak fabrika çalışmasına bir ön hazırlıktır.

Bunlar, özellikle de bu son nokta, V. Parti Kongresi’nde genişçe tartışılmıştır. Hem liseli gençlik çalışması, hem sınıf çalışması gündemi ve hem de özel olarak Metal Fırtına’nın deneyim ve dersleri kapsamında. Bu tartışmalardan çıkan temel sonuçlardan, dolayısıyla kararlardan biri de, tüm yerel örgütlerin hedefli bir meslek lisesi çalışmasını bir an gündemlerine alması sorunudur. Yerel örgütler bunu dosdoğru sınıf çalışmasının bir boyutu olarak görmeli, hedeflenen bir meslek lisesine yönelik çalışmayı adeta bir fabrika çalışmasına yüklenmek gibi ele almalıdırlar.

g) Partinin “Sendikalar ve Sınıf Mücadelesi” başlıklı temel önemde metninde (Ağustos 2004), başlığın kapsayabileceği hemen tüm sorunlar, ideolojik ve ilkesel bir yaklaşımla ve yeterli bir açıklıkta ortaya konulmuştur. Greif Direnişi ve ardından Metal Fırtına’yla partimiz için birçok yönüyle pratik bir sorun haline gelen sendikalar sorunu bu metne apayrı bir önem ve güncellik kazandırmıştır. Bu nedenle parti için şu dönem vazgeçilmez bir başvuru kaynağı olarak kullanılmalıdır. Partinin sınıf çalışması halkasına yüklendiği ve sendikalar cephesinden karmaşık sorunlarla karşılaştığı bir dönemde bu özellikle gereklidir.

-III-

Ortadoğu ve Kürt Sorunu

8-) TKİP 30. Yıl Konferansı, siyasal sorunlara ilişkin tüm öteki gündemler gibi, Ortadoğu’daki yeni gelişmeleri ve bu kapsamda bölgesel boyutlarıyla Kürt sorununu da, partinin son yıllarda yaptığı değerlendirmelerin toplu bir yeniden incelenmesi temelinde ele aldı. Sonraki gelişmelerin temel noktalar üzerinden doğruladığını açıklıkla gördüğümüz bu değerlendirmelerin önemine ve güncelliğine işaret ederek, burada son gelişmelerle birlikte özellikle öne çıkan bazı hususları en özet biçimde ifade etmekle yetiniyoruz:

- Suriye’de 2011’de patlak veren gerici iç savaşı emperyalizmin ve siyonizmin çıkar ve ihtiyaçlarına göre bir sonuca bağlama işini başlangıçta taşeron devletler olarak Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar üstlenmişlerdi. IŞİD ve El Nusra başta olmak üzere her türden dinci-cihatçı örgüte sağlanan her türlü desteğe ve yardıma rağmen bundan sonuç alınamayınca, 2014 yazında bu kez devreye dolaysız olarak ABD liderliğindeki batılı emperyalist devletler de girdiler. Ama emperyalist yüzsüzlüğün ve riyakarlığın yeni bir örneğini sergileyerek, bunu bölgede bizzat kendileri sayesinde büyük bir güce ulaşmış ve artık soruna dönüşmüş IŞİD şahsında “teröre karış mücadele” olarak sundular. Buna rağmen esaslı bir sonuç elde edemedikleri gibi, Rusya’nın Suriye devletinin yanısıra devreye girmesiyle birlikte, kendi çıkar ve hesapları yönünden esaslı bir darbe de yemiş oldular.

- ABD emperyalizmi payına bu sıkıntılı durumdan çıkış olanağı şaşırtıcı biçimde Suriye Kürtleri üzerinden doğdu. Bu olanağı ona Rojava Kürt direnişinin sembolü haline gelen ve IŞİD’in önü alınamayan genişlemesini durdurmada bir dönüm noktası oluşturan Kobane Direnişi sağladı. Kobane’deki savaşın en dramatik anında, ABD emperyalizmi yapacağı kritik yardımı Suriye Kürtlerinin sonraki dönemde kendileriyle birlikte savaşmaları şartına bağladı. Bu şarta bağlı olarak sağlanan antlaşma, Suriye Kürt hareketinin o güne dek izlemekte olduğu çizgide köklü bir değişim anlamına geliyordu. O güne kadar kendi topraklarında yönetim inisiyatifini ele almak ve kendi yaşam alanlarını tüm dış müdahalelere karşı savunmak, bunu yaparken de emperyalizmin ve bölge gericiliğinin Suriye’yi yıkıma uğratan kirli koalisyonundan tüm baskılara rağmen uzak durmak şeklindeki politika temelden değişti. PYD önderliğindeki Rojava Kürtleri Suriye’deki olayların seyrinde bundan böyle artık ABD emperyalizmi ile aynı safta idiler.

- Kobane Direnişi’nden beri üç yıl geçti ve olayların bütün bir seyri, Suriye Kürtlerinin emperyalist batı sisteminin jandarması ABD emperyalizmi ile girdiği ilişkilerin niteliği ve kapsamı konusunda bir tartışma bırakmadı. Kobane’deki ağır dramatik durumun o an için bir ölçüde anlaşılabilir kıldığı ilişki hızla gelişti ve çok geçmeden tümüyle yeni bir çerçeveye oturdu. PYD önderliğindeki Suriye Kürt hareketi artık ABD emperyalizminin Suriye’deki gelişmeleri kendi çıkar ve hesaplarına göre yönlendirme çabasının bir parçasıydı. ABD emperyalizmi, PYD ittifakı üzerinden bugün, Suriye’de Fırat’ın neredeyse tüm doğusunu kontrol eder hale gelmiştir. Rojava da dahil tüm bu alanda ABD askeri üsleri günden güne çoğalmakta ve PYD sözcüleri ABD’nin “bölgede onlarca yıl kalabileceği”nden, dahası “kalması gerektiği”nden söz edebilmektedirler. Bu, bölge halklarının devrimci çıkar ve ihtiyaçlarına sırtını dönmek, kaderini ve tüm geleceğini ABD emperyalizmine bağlamakla aynı anlama gelmektedir.

- Suriye’deki gerici iç savaşın henüz başlangıç aşamasında ve Kürtlerin Rojava’da yönetimi ele geçirmelerinin hemen sonrasında toplanan TKİP IV. Kongresi “Uluslararasılaşan Kürt Sorunu” başlığı altında şu değerlendirmeyi yapmıştı:

“Bütün kazanımlarına ve çoğalan avantajlarına rağmen bölgenin toplamında Kürt sorununun akıbeti henüz belirsizliğini korumaktadır. Bunun gerisinde bölgenin yeni altüst oluşlara gebe olması gerçeği ile birlikte bölge gericiliğinin halihazırdaki gücü vardır. Belirsizliklerle dolu bu istikrarsızlık ortamında Kürt halkı kendi gücüne dayandığı ve bölge halklarıyla devrimci kader birliği çizgisinden kopmadığı ölçüde süreçten en iyi kazanımlarla çıkmayı başarabilecektir. Emperyalizmin bölgeyi kendi çıkarlarına göre yeniden şekillendirme çabalarından yarar umduğu ve daha da kötüsü buna alet olduğu ölçüde ise bölge halklarıyla birlikte bunun acısını çekmek akıbetiyle yüzyüze kalacaktır.” (TKİP IV. Kongresi Bildirisi, Ekim 2012)

Bu öngörülü uyarı gelinen yerde, hele de Güney Kürdistan’daki son gelişmelerin ardından, ayrı bir anlam ve önem kazanmıştır.

- Güney Kürdistan’daki Kürt partileri, Barzaniler ve Talabaniler, daha ‘90’lı ilk yıllardan itibaren “emperyalizmin bölgeyi kendi çıkarlarına göre yeniden şekillendirme çabalarından yarar” ummuş, uzun yıllar boyunca dosdoğru buna alet olmuşlardı. Bunu yaparlarken emperyalist müdahalelerin öteki halklar için yarattığı ağır ve acılı sonuçları umursamamış, kendi dar burjuva milliyetçi hesaplarıyla hareket etmişlerdi. Şimdiyse derin bir hayal kırıklığı içinde bunun bedelini bizzat kendileri ödemektedirler. Bağımsızlık Referandumu’nu izleyen gelişmeler bütün bu bencil hesaplara çok ağır bir darbe olmuştur. Emperyalizme ve siyonizme bel bağlamak gafleti ile bölge gericiliğinin gücünü küçümsemek dar görüşlülüğü bir arada, bu hiç de şaşırtıcı olmayan sonucu hazırlamıştır.

Irak Kürt hareketi neredeyse otuz yıldır Amerikan emperyalizmine sunduğu hizmete ve özellikle son yıllarda AKP iktidarı ile bölgesel düzeyde kurduğu gerici ittifaka rağmen bu akıbetten kurtulamadı. ABD çıkarlarına ve planlarına endekslenmiş bugünkü çizgiyi sürdürmekte ısrar ederse eğer, her bakımdan daha zayıf ve iğreti bir konumda bulunan Rojava Kürt hareketinin ödeyeceği bedel muhtemeldir ki çok daha ağır olacaktır.

- AKP iktidarının emperyalizmin ve siyonizmin taşeronu olarak gündeme getirdiği kirli ve yıkıcı Suriye politikası iflas ettiğinden beri, Ortadoğu’ya ilişkin Türk dış politikasının ekseninde artık yalnızca Kürt sorunu vardır. İzlenen politika, Kürtlerin bölgesel düzeydeki kazanımlarının bloke edilmesi, olanaklıysa tasfiyesine endekslidir. Suriye Kürdistanı üzerinden gündeme getirilen bu politika, beklenmedik bir biçimde Güney Kürdistan üzerinden yeni boyutlar ve somut biçimler kazanmıştır. Suriye taşeronluğuna eşlik eden fakat Katar kriziyle birlikte çöken “Sünni eksen”i, şu sıralar yerini yeniden Kürdistan’ı paylaşmış ülkelerin geleneksel Kürt düşmanı ittifakına bırakmış görünmektedir. Türkiye, İran ve Irak üzerinden sağlanan ve Kürt halkının kazanımlarını hedef alan bu ittifaka çok geçmeden Suriye’nin de dahil olması kuvvetle muhtemeldir. Yeniden diriltilen bu geleneksel gerici ittifakın öncelikli hedefi de doğal olarak Rojava Kürt hareketi olacaktır.

9-) Bütün bu gelişmelerin ve gerçeklerin ışığında, TKİP 30. Yıl Konferansı aşağıdaki hususları önemle vurgular:

- Partimiz, Kürt partilerinin izlediği işbirlikçi çizgi nedeniyle haklı davası lekelenmiş bulunsa da, mazlum Kürt halkının tümüyle meşru ulusal özgürlük ve eşitlik istemlerini, Kürdistan’ın tüm parçalarında elde ettiği ulusal demokratik kazanımları savunmaya, bunları gasp etmeye ya da sınırlamaya yönelik tüm gerici girişimlere karşı Kürt halkının yanında yer almaya devam edecektir.

- Kürt partilerinin emperyalizmden ve siyonizmden medet uman, böylece Ortadoğu’nun bu en mazlum ulusunun haklı ve meşru davasını kirleten, bu arada bölge halklarının çıkarlarını hiçe sayan işbirlikçi politikalarının iç yüzünü sistemli bir biçimde açığa vuracaktır. Bel bağlanan emperyalist güçlerin yakın tarihteki sayısız ihanetine rağmen inanılmaz bir dar görüşlülükle sürdürülen bu politikanın bölge halklarının yanısıra bizzat Kürt halkının kendisi için barındırdığı felaketli sonuçlara her vesileyle dikkat çekecektir.

- 100. Yılını kutladığımız Büyük Sosyalist Ekim Devrimi, dünya ölçüsünde yarattığı muazzam sarsıntıyla, mazlum halkların ulusal özgürlük mücadeleleri için de yepyeni bir çığır açmıştı. Sömürge ve yarı-sömürge halklarının özgürlük ve bağımsızlık mücadeleleri Ekim Devrimi’nin açtığı bu çığır içinde kendini bulmuş, emperyalizme, ondan ayrı düşünülemeyen sömürgecilik sistemine ve bu sistemin iç sosyal-siyasal dayanaklarına yönelmiş, bu nesnel yönelimleriyle dünya devrimci sürecinin bir bileşeni olmuşlardı. Öte yandan Sovyetler Birliği ve komünistler önderliğindeki dünya devrimci işçi hareketinin varlığı ve büyük desteği bu mücadelelerin tarihsel başarısını alabildiğine kolaylaştırmıştı.

Ekim Devrimi’nin açtığı büyük devrimci çığırın 20. yüzyılın sonuna doğru geçici olmaya mahkum bir büyük kırılmaya uğraması, ulusal sorunların ve hareketlerin çehresini de baştan aşağı değiştirdi. Devrimci ulusal kurtuluşçuluk yerini gerici ya da en iyi durumda reformist burjuva milliyetçiliğine bıraktı. Ulusal sorunlar birçok durumda emperyalizme karşı mücadelenin dayanakları olmaktan çıktılar, tersine bizzat onun elinde halkları bölüp parçalamanın, şu veya bu ülke ya da bölgeye müdahalenin bahaneleri haline geldiler. Emperyalizm bugün, kendi kirli hesap ve çıkarları doğrultusunda istismar ederek, en haklı ulusal davaları bile kirletiyor, en mazlum halkları bile bir bakıma kendi suç ortakları durumuna düşürüyor.

Bütün bunlar tüm temel konularda olduğu gibi ulusal sorunda da Ekim Devrimi’nin büyük tarihsel mirasının, ortaya koyduğu programın, izlediği pratiklerin ve gerçekleştirdiği çözümlerin paha biçilmez önemini gösteriyor. Partimiz önümüzdeki bir yıl boyunca Ekim Devrimi’nin tüm öteki alanlarda olduğu gibi ulusal sorun alanındaki tarihsel kazanımları ve mirası üzerinde de çok özel bir tarzda duracaktır.

-IV-

Türkiye: Dinsel gericiliğe karşı mücadelenin sorunları

10-) Konferansımızın ön hazırlık metni şu giriş sözleriyle başlıyor: “Referandum sonrası Türkiye’de siyasal tablo bir parça netleşmek bir yana, daha da karmaşık bir hal almış durumda. Sürecin seyri bakımından belirsizlikleri çoğalan bu tabloda, yine de iki temel alanda yeterli açıklığa sahibiz. Daha şimdiden açığa çıkmış bulunduğu gibi, işçi sınıfı ve emekçilere yönelik saldırıda yeni bir safhaya geçilmekte ve toplumsal muhalefete (özellikle de onun devrimci ve dirençli kesimlerine) karşı sistemli baskı ve ezme politikaları ağırlaştırılarak sürdürülmektedir. Bizi dolaysız olarak ilgilendiren ve de dosdoğru kesen bu iki alandaki açıklık, partinin güncel çalışması ve mücadelesi bakımından özellikle hesaba katılması gereken bir çerçeve sunmaktadır.”

İşçi sınıfı ve emekçilere sermayenin sınıfsal saldırısı ile toplumsal muhalefete devletin siyasal saldırısı, bugünün Türkiye’sinin, rejim bünyesindeki sorunların ve hesaplaşmaların gölgesinde kalan en temel gerçeğidir. Solun önemli bir kesiminin rejim krizi kapsamındaki sorunlara özel ilgisi ve bu kamplaşmada laiklik, cumhuriyet değerleri ya da demokrasi vb. söylemlerle taraf olmak eğilimi, bu temel gerçeğin geri plana itilmesini ayrıca kolaylaştırmaktadır.

Devrimci siyasal tutum her şeyden önce bu çarpıklığı hedef almalı, mücadelenin gerçek sınıfsal-siyasal eksenini önplana çıkarmaya odaklanmalıdır.

Partimiz Anayasa referandumu öncesi tartışmalarda buna özellikle dikkat çekmiş ve referandum konusundaki politikasını da bu çerçeveye oturtmuştu: “Dinci faşist hareketin 15 Temmuz’la birlikte kurmaya yöneldiği ve referandumla da taçlandırmak istediği yeni siyasal düzen, işçi sınıfı ve emekçiler için dizginsiz, engelsiz, kuralsız ve keyfi bir yönetim anlamına gelmektedir. Hedeflenen toplumu süreklileşen OHAL koşullarında KHK’larla keyfi ve kuralsız biçimde yönetmek olduğuna göre, bunun ağırlığını ve acısını herkesten çok işçiler ve emekçiler çekeceklerdir. Bu, kuralsız ve keyfi bir sömürü cehennemi demektir. Dinci faşist kliğin tüm kesimleriyle işbirlikçi büyük burjuvaziye en büyük vaadi de budur. Tayyip Erdoğan ‘başkanlık sistemi’ biçimi içinde işçi sınıfı ve emekçiler karşısında sermayenin ‘demir yumruğu’ olmaya soyunmaktadır. Ve zaten işin bu yönünü, AKP propagandası sermaye çevrelerine yönelik olarak incelikli bir biçimde işlemektedir de. Fakat yazık ki halen önplana çıkan ideolojik-kültürel değerler çatışması görünümü üzerinden üstü kolayca örtülebilen en katı gerçek de budur.” (Referandum ve Devrimci Sınıf Çizgisi, Şubat 2017)

Referandumu izleyen aylar içinde peş peşe yaptığı iki ayrı konuşmada, Tayyip Erdoğan bu gerçeği en açık sözlerle doğruladı. Mayıs ayında TÜSİAD kodamanlarına yaptığı konuşmada OHAL’in en çok onlar için bir ihtiyaç ve olanak olduğunu söylemişti. Temmuz ayında emperyalist yatırımcılarla yaptığı toplantıda ise, daha da açık konuşarak, OHAL’i grev tehdidi olan her yere müdahale için kullanıyoruz dedi ve bunu da bizzat onlar için yaptıklarını ekledi. Uygun vesile doğsaydı, aynı açıklıkla, OHAL’i solu kamusal yaşam alanlarından temizlemek ve devrimci kesimlerini ezmek için kullanıyoruz, daha ne istiyorsunuz diye de seslenirdi aynı iç ve dış sermaye çevrelerine.

Bu, sınıflar mücadelesi alanında ve siyasal açıdan Türkiye’nin temel gerçeğinin bizzat “sermayenin diktatörü” tarafından da dile getirilmesidir.

11-) Dinsel gericilik ideolojik ve kültürel açıdan olduğu kadar iktisadi-sınıfsal açıdan da kurulu sermaye düzeninin en asli öğelerinden biri olageldi ve her dönem organik bir parçası olduğu bu düzenin hizmetinde oldu. Bir dönemdir yeni olan, onun artık düzenin kendisini de belirleyebilecek kadar güç kazanması ve olanaklı olursa eğer bu konumunu kalıcılaştırmasıdır. Bu yeni konum ve yöneliminin ona karşı mücadeleye özel bir anlam ve önem kazandırdığı açıktır. Fakat bundan hareketle onun kendi başına özel bir hedef haline getirilmesi ve böylece dinsel gericiliğe karşı mücadelenin sermaye düzenine karşı mücadeleden kopartılması, devrimci konum ve kimliğin yitirilmesi demektir.

Dinsel gericiliğin çatı partisi AKP, onun temsil ettiği zihniyet, ideoloji, kültür, bunların maskelediği toplumsal güçler, sınıfsal çıkarlar ve sermaye grupları, cemaat ve tarikatlardan vakıflar ve derneklere kadar öbeklendiği bin bir türlü oluşum, örgüt ve kurum, günümüz Türkiye’sinin en katı gerçeklerinden ve mevcut kapitalist düzenin en temel yapıtaşlarından biridir. Dolayısıyla tüm bu yapı ve ilişkileriyle dinsel gericiliğe karşı mücadele, kurulu sermaye düzenine ve onun gerisindeki emperyalizme karşı mücadelenin ayrılmaz bir öğesidir.

12-) Daha özgün bir dinamiğe dayanan Kürt ulusal hareketi bir yana bırakılırsa, bugünün Türkiye’sinde sınıfsal konum ve duyarlılıkları temelden farklı iki ayrı toplumsal muhalefet alanı var. Bunlardan ilkini, AKP iktidarının dinci-gerici yönelimlerine karşı laiklik ve cumhuriyet değerleri üzerinden en büyük hassasiyeti gösteren modern ara katmanlar oluşturmaktadır. İkincisini ise, AKP iktidarının emperyalizmin ve işbirlikçi büyük burjuvazinin çıkar ve ihtiyaçları doğrultusunda izlediği iktisadi-sosyal politikaların acısını çeken, buna tepki ve öfkesini de her fırsatta dışa vuran işçi sınıfı ve emekçi katmanlar oluşturmaktadır.

İlk grubun tepkisi sınıfsal yönden son derece bilinçlidir ve bu nedenle de belirgin sınırlar içindedir. Kurulu düzenin kendisine değil, onun dinsel gericiliğin bugünkü egemenliği koşullarında aldığı somut biçime karşıdırlar. Laiklik ve cumhuriyet değerlerine bağlılık bu katmanlar için temelde bir yaşam tarzı ve kültürel değerler sorunudur. Bu katmanların esasa ilişkin bir sınıfsal sorunu yoktur, sınıfsal konum ve çıkarları bu düzenle iyi kötü bağdaşmaktadır. Bu nedenledir ki onlar, onların temsilcisi durumundaki siyasal akımlar, laiklik, yaşam tarzı, aydınlanma ya da ilerici kültürel değerler mücadelesini temel sınıfsal sorunlardan koparmaya çalışırlar. Kendi sınıfsal konumlarından bu mantıklı ve anlaşılır bir davranıştır. Öteki bir ifadeyle, bu bilinçli bir sınıf tutumudur.

İşçi sınıfı ve emekçiler içinse halen sorun yaşam tarzı değil fakat çalışma ve yaşam koşullarıdır. Kuşkusuz bu sınırlardaki bir hassasiyet ve mücadele öznel açıdan henüz sınıfsal bilinç ve yönelimden yoksundur. Fakat nesnel ve potansiyel açıdan devrimci sınıf mücadelesini geliştirip güçlendirmenin biricik alanı da burasıdır. Zira bu temel sınıf ilişkileri ve mücadelesi alanıdır. Dolayısıyla dinsel gericiliğe karşı özel mücadelenin sermaye düzeni ve emperyalizme karşı genel devrimci mücadele içinde anlamlandırılıp geliştirilebileceği biricik alan da burasıdır.

13-) Modern burjuva toplumunda laikliğe en çok ihtiyacı olan, herkesten çok işçi sınıfıdır. Onun sınıfsal mücadele birliğini ve bütünlüğünü sağlayabilmesi, din ya da mezhep bölünmelerinin yıkıcı etkilerinden sakınabilmesi, tam da laik bir anlayışla hareket edebilmesi ölçüsünde olanaklıdır.  Öte yandan işçi sınıfı, gerçek laikliği gerçekleştirme yeteneğine sahip biricik sınıftır da. Temel sınıf çıkarları yönünden homojen bir sınıf oluşturan işçi sınıfını bölen tam da dinsel, mezhepsel ya da milliyetçi düşünce ve inançlardır. Dolayısıyla dinine, mezhebine, inancına, kültürüne, etnik kökenine bakmadan birbirine sarılması, herkesten çok işçilerin ihtiyacıdır.

Fakat halen bu bilincin çok uzağında olan işçilere bunu anlatmanın yolu onların sosyal-sınıfsal duyarlılıklarını ve mücadeleleri geliştirmekten geçmektedir. Ankara Tekel Direnişinin milliyet ayrımları üzerinden çok iyi örneklediği gibi, işçileri bölen ideolojik ve kültürel ayrımların panzehri sosyal mücadeledir. Dolayısıyla gerçek sınıf devrimcilerine düşen, temel iktisadi, sosyal ve siyasal sorunlar üzerinden işçilerin eylemini ve giderek böylece bilincini geliştirmektir.

Laiklik mücadelesi sınıfsal bir zemine oturtulmaz, sınıf ilişkileri ve çelişkileri, dolayısıyla sömürüye ve mülkiyet düzenine karşı mücadele üzerinden anlamlandırılmazsa eğer, burjuva düzenin sınırları aşılmamış, ilerici orta sınıf çizgisi sınırlarında kalınmış olur.

Bu, ilerici ara katmanlardan gelen aydınlanma değerlerini, laikliği, cumhuriyetin ilerici kazanımlarını savunmaya yönelik tepkinin görmezlikten gelinmesi ya da küçümsenmesi değildir. Sorun, bunun onların sınıfsal konumlarından gelen sınırlı bir tepki olduğu gerçeğini hiçbir biçimde unutmamak, bu son derece sınırlı ve güdük düzen içi tutumun yedeğine düşmemektir.

Bugünün Türkiye’sinde Kemalist eğilimli cumhuriyetçi geniş bir kitle var. Bu kitlenin toplumun üstüne adeta bir karabasan gibi çökmüş dinsel gericiliğe karşı ilerici bir tepki geliştirmesi olumlu ve önemlidir. Biz bu tepkiyi, bunun ürünü mücadeleyi, kendisi sınırları içinde önemseriz de. Bizim sorunumuz, doğası gereği düzen içi olan bu basınç karşısında bağımsız sınıf konumunu ve yönelimini koruyabilmektir. Bu nokta, hele de günümüz Türkiye’sinde, hayati önemdedir.

Türkiye solunun bir kesimi bu cumhuriyetçi duyarlılığın cazibesine kendisini fazlasıyla kaptırmış görünüyor. Aralarında işi Kemalist cumhuriyete sosyalizm çok yakışır demeye vardıranlar bile var. Bu, 100. Yılını kutlama adı altında Ekim Devrimi’nin bütün bir devrimci özünü boşa çıkarmakla aynı anlama gelmektedir. Yeni bir çağı açmış ve 20. yüzyıla damgasını vurmuş, bunu da kendi döneminin en yeni, en diri ve o günün dünyasının en demokratik (ama özü bakımından burjuva!) cumhuriyetini temellerinden yıkarak başarmış, sosyalizme tam da bu sayede yönelebilmiş bir büyük devrimi orta sınıf bakış açısına uyarlamaktır. Partimiz oportünizmin ve pragmatizmin bu türden kaba örnekleri üzerinde ayrıca durmalıdır ve duracaktır da. Burada amacımız, laiklik ve cumhuriyet değerleri söylemlerinin bugünün Türkiye’sindeki cazibesinin barındırdığı tuzaklara işaret etmektir.

14-) TKİP 30. Yıl Konferansı, buraya kadar söylenenlerin ışığında, partimizin referandum politikasını gerekçelendiren metninden aldığımız aşağıdaki pasajların önemine bir kez daha  dikkat çeker:

“Sınıf devrimcilerinin esas çabası, konum ve yönelimlerinin doğası gereği, öncelikle işçilere yönelik olacaktır. Geniş işçi kitlelerinin dinsel ve milliyetçi önyargılarla sersemletildiği gerçeği düşünüldüğünde bunun önemi yeterince açıktır. Bu çerçevede onlara yeni saldırının gerçek sınıfsal anlamını çok yönlü biçimde açıklamak, böylece ayrışma ve kutuplaşmanın gerçek sınıfsal karakterini önplana çıkarmak apayrı bir önem taşımaktadır.

“Fakat bu hiçbir biçimde aynı saldırının öteki toplumsal katmanların çıkarları, duyarlılıkları ya da öncelikleri için taşıdığı önemi küçümsemek, hele de görmezlikten gelmek demek değildir. Dinci-faşist odağın saldırısı toplumun tüm ezilen katmanlarını ve ilerici kesimlerini, öncelikle de kadınları, Alevileri, Kürtleri, yanısıra öteki etnik ve dinsel azınlıkları, bu arada Kemalist cumhuriyetin tarihsel-kültürel mirası, laiklik, yaşam tarzı, düşünsel ve bilimsel özgürlük vb. konularda duyarlı modern ara katmanları yakından ilgilendirmektedir. Bu çerçevede halihazırdaki politizasyon, gerilim ve kutuplaşmada bu kesimlerin özellikle öne çıkması şaşırtıcı değildir. Zira saldırının içeriği ve amaçları bu kesimler ya da katmanlar için daha görünür durumdadır ve onların hiç değilse belirli kesimleri ideolojik ve kültürel açıdan bu gerçeği algılamakta ve hızla tepki vermekte çok daha elverişli bir konumdadırlar.

“Denilebilir ki bu açıdan halen en zayıf durumda olanlar yazık ki işçilerdir. Sorunun sınıfsal anlamını ve önemini önplana çıkarmak ve bunu her yolla işçilerin gündemine sokmak bu nedenle fazlasıyla önemli ve önceliklidir. Sınıf devrimcileri, devrim umudunu işçi sınıfına bağlamış tüm devrimciler, öncelikle bunu yapmalı, ama tüm öteki kesim ve katmanların bu saldırı karşısında özellikle kendini gösteren ilerici duyarlılıklarını da her açıdan önemsemeli ve desteklemelidirler.” (Referandum ve Devrimci Sınıf Çizgisi,  Şubat 2017)

-V-

Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’nin 100. Yılı

15-) Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’nin 100. Yıl’ını ayrı bir gündem olarak ele alan, TKİP 30. Yıl Konferansı, MK’nın Ağustos 2016 tarihli Partiye Rapor’unda ortaya konulan perspektif ve planın önümüzdeki bir yıla yayılmasını kararlaştırmıştır.

Sözkonusu raporda, Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu özel koşullarda kitlelere yönelik olarak yapılabileceklerin sınırları konusunda peşinen ihtiyatlı davranılmış, gerçekçi bir tutumla iddialı hedeflerden kaçınılmıştı. Asıl vurgu ideolojik çalışmaya, bu temelde teorik ve tarihsel yönden tüm partinin eğitim ve donanımına, buna bağlı olarak da her türden oportünist sol akım ya da eğilime karşı ideolojik mücadeleye yapılmıştı.

Partiye yönelik cephesinde kampanyanın temel amacı, çeperi de içinde olmak üzere tüm partiyi, büyük devrimin teorisi ve bütün bir tarihsel deneyimi temelinde eğitmek, böylece teorik ve tarihsel incelemeyi, eğitimi ve donanımı yeni bir düzeye çıkarmaya çalışmak olarak tanımlanmıştı. Sola dönük yüzünde ise, büyük devrimin teorisi ve devrimci pratik deneyimi ışığında, proletarya devriminin sorunları konusunda her türden oportünizmle araya yeniden kalın çizgiler çizmeye dayalı bir ideolojik mücadeleye işaret edilmişti.

Önümüzdeki bir yıl kampanyanın tanımlanan bu amaçları çerçevesinde planlanacaktır. Konferansı izleyecek günlerden başlayarak belirli aralıklarla partiye Ekim Devrimi eksenli inceleme ve eğitim programları sunulacak, bu bütün bir yıl boyunca sürdürülecektir. Kasım 2018’den itibaren ise aynı inceleme ve eğitim çabası bu kez, başta Alman Devrimi olmak üzere Ekim Devrimi’nin sarsıntısıyla oluşmuş öteki devrimci çalkantılarla sürdürülecek ve nihayet, 2019’da, Büyük Çin Devrimi’nin 70. Yılı da vesile ederek, 20. yüzyılın sömürge ve yarı-sömürge devrimlerinin incelenmesine bağlanacaktır.

Böylece partide, Ekim Devrimi’nin 100. Yılı vesilesiyle klasik burjuva devrimlerinin incelenmesiyle başlayan eğitim çabası, ekseninde Ekim Devrimi olmak üzere, modern zamanların tüm devrimleri üzerine kapsamlı bir teorik ve tarihsel eğitim süreci olarak sürdürülecektir. Başarıyla planlanır ve ciddiyetle uygulanırsa eğer, önümüzdeki iki yılı kapsayacak bu çaba, devrimler tarihi üzerinden partinin kapsamlı bir ideolojik eğitimi ve donanımı anlamına gelecek, partinin ideolojik düzeyinde ve dolayısıyla mücadele kapasitesinde dikkate değer bir sıçramaya yol açacaktır.

-VI-

İdeolojik, örgütsel ve ruhsal birlik başarının gerçek güvencesidir!

16-) Konferansımızın ön hazırlık metni “Ağırlaşan koşullar ve Parti” ara başlığı altında şunları söylüyor: “Her bakımdan zorlu geçecek bir dönemin içindeyiz. Parti sağlam durmak ve tüm cephelerdeki görevlerini başarıyla omuzlamak sorumluluğu ile yüzyüzedir. Sağlam durabilmenin olmazsa olmaz önkoşulu, partide ideolojik, örgütsel ve ruhsal birliktir.

“Bu koşul, partinin iç bütünlüğü ve kendi içinde kenetlenmesiyle ilgilidir ve kuşkusuz kendi başına hiçbir biçimde yeterli değildir. Bunu dünyada, bölgede ve Türkiye’deki dönemsel duruma ilişkin bir bilinç açıklığı; saldırılara dayanaklı, sağlam ama alabildiğine esnek bir örgütsel var oluş; direnme ve dövüşme yeteneği, bu çerçevede cüret, cesaret ve devrimci inisiyatif; tüm bu özellikleri kendinde cisimleştirmiş eğitimli ve donanımlı kadrolar; ve nihayet, tüm bunların içinde anlam bulacağı başarılı bir sınıf çalışması, sınıfı örgütleme ve mücadeleye yöneltme başarısı tamamlamak durumundadır.”

Bu bakış açısı TKİP 30. Yıl Konferansı’nın tüm çalışmasına yön vermiştir.

Kendisinden bekleneni asgari bir başarıyla karşıladığına inandığımız konferansımız, çalışmasıyla TKİP VI. Kongresi hazırlık sürecini de fiilen başlatmış bulunmaktadır. Bu hazırlık süreci, konferansımız üzerinden parti yaşamına müdahale kapsamında gündeme getirilen sorunların partinin toplamı üzerinden pratik bir çözüme bağlanma süreci olacaktır aynı zamanda.

TKİP 30. Yıl Konferansı
Kasım 2017

www.tkip.org

(TKİP Merkez Yayın Organı Ekim'in, Kasım 2017 tarihli 308. sayısından alınmıştır...)