Büyük bir krizin eşiğinde günün sorusu: Bu kez faturayı kim ödeyecek?

Krizin tümüyle kapitalistlerin doymak bilmez aç gözlülüğünden, yani kapitalist düzenin “kâr, daha çok kâr”a dayalı işleyişinden kaynaklandığı bilinciyle davranmalı, her türlü fedakarlık masalını elinin tersiyle itmeli, krizin faturasının kapitalistler tarafından ödenmesi tutumunu geliştirmelidir.

Ekonomideki son veriler ağır bir krizin giderek yaklaşmakta olduğuna işaret ediyor. Konunun uzmanları içerisinden geçilen süreci 2001 ve 2008’deki büyük krizleri doğuran sürece benzetiyorlar. Bir dizi ekonomik ve mali gösterge üzerinden bunu ortaya koyuyorlar.

Başlıklar halinde özetleyelim:

* TL’nin Dolar karşısında yaşadığı değer kaybı yüzde 11.5 düzeylerine ulaştı. Yapılan müdahalelere rağmen değer kaybı sürüyor. Bu durum, dış borç miktarının artmasını, enflasyonu ve bir dizi ekonomik veriyi doğrudan etkileyerek yeni bir krize zemin hazırlıyor.

* TL’nin değer kaybetmesine karşın ülkeye giren sıcak para miktarında düşme değil yükselme söz konusu. Borsa ve döviz kurundaki dalgalanmalara bağlı olarak sıcak paranın bu hareketliliği mali tekeller için büyük bir vurgun anlamına geliyor. Çünkü yüksek miktarlardaki sıcak para girişini, risklerden beslenen yüksek kâr elde etmek amacıyla yapılmış büyük miktarlardaki çıkışlar izliyor. Bu da ekonomideki kırılganlığı arttırıyor.

* Enflasyon Ekim ayında Türkiye’nin 2008’den sonra gördüğü en yüksek seviyeye ulaştı: Tüketici fiyatlarında yüzde 11.9, üretici fiyatlarında ise yüzde 17.3. Enerji ve gıda dışta tutularak hesaplanan çekirdek enflasyon ise 11.8’e ulaştı. Üretici fiyatlarındaki artışın tüketici fiyatlarına yansıması sadece bir zaman sorunu. Konunun uzmanları, Türkiye’de enflasyonun kontrolden çıkma noktasına geldiğini belirtiyorlar.

* TL’nin değer kaybetmesi hammadde ve enerji girdi fiyatlarının artması anlamına geliyor. Öte yandan, Ortadoğu’da artan gerilim nedeniyle dünya piyasalarında petrol ve enerji fiyatları tırmanıyor. Eylül ayı itibariyle ham petroldeki yıllık artış yüzde 20’ye yaklaşırken, kömürdeki artış yüzde 33, doğalgazdaki artış ise yüzde 31’e ulaşmış bulunuyor.

Enerji ve hammadde fiyatlarındaki tırmanış TL’nin değer kaybetmesiyle birleştiğinde, oldukça yüksek bir maliyet enflasyonu anlamına geliyor bu.

Dolayısıyla genel olarak fiyatların artması, özelde ise elektrik ve doğalgaz fiyatlarının tırmanması ile emekçiler daha da yoksullaşacak, geçim koşulları zorlaşacak.

* Bu ortamda son 12 aylık cari açık 39 milyar dolara yükselmiş durumda. Geçen yıl bu rakam 31 milyar dolardı. Dış borçlar ise 412 milyar dolardan 432 milyar dolara yükselerek milli gelirin yarısını aştı, yüzde 51.8’e tırmandı.

Fatura hep emekçiye: Zengin daha zengin, yoksul daha yoksul!

Tüm bu verilerin ortaya çıkardığı tabloya bakıldığında, sonuçları yıkıcı bir krizin kapıda olduğu söylenebilir. Büyük bir krize kesin gözüyle bakıldığına göre, başlığa çıkardığımız soruyu sorabiliriz: Krizin faturasını kim ödeyecek?

2001 ve 2008 krizlerinde fatura acımasızca işçi ve emekçilere ödetilmişti. Ayrıca şiddetle kriz dalgaları arasındaki dönemlerde de bu fatura kesintisiz şekilde işçi ve emekçilere ödetildi. AKP iktidarı işçi ve emekçileri yoksullaştırarak, köleliğe mahkum ederek, sistematik olarak soyarak bunu hep yaptı. Emekçilerden çalınmış zenginlikler oluk oluk burjuvaziye aktarıldı.

Nitekim kriz verilerinin tartışıldığı şu günlerde açıklanan başka rakamlar bunu açıklıkla ortaya koydu: Büyük burjuvazinin pembe tablolar eşliğinde sunduğu yüksek kâr ve büyüme oranları! 

Geçtiğimiz günlerde Koç Holding’in son 9 ayda 3,8 milyar lira kâr elde ettiği basına şöyle yansıdı: “Yılın 9 aylık döneminde elverişli bir faaliyet ortamı olduğunu, Koç Topluluğu’nun da başarılı performansını sürdürdüğünü dile getiren Levent Çakıroğlu (CEO), son 5 yılda 30 milyar liranın üzerinde gerçekleştirdikleri yatırımların da etkisiyle şirketlerinin faaliyet gösterdikleri sektörlerde başarılı performans sergilediğini aktardı.”

Haberin devamında holdinge bağlı şirketlerin kâr ve büyüme tabloları aktarılıyor. Bu rakamlar ülke ekonomisindeki kriz tablosuyla tam bir tezatlık oluşturuyor. Bu tezatlığın sırrı, yoğun emek sömürüsü ve bizzat devlet eliyle bu sermaye gruplarına aktarılan devasa kaynaklar. Emekçilere faturası ödettirilen krizler burjuvalar içinse büyük fırsatlara çevriliyor.

Bugün ülkede yaşayan milyonlarca emekçi için hayat, ağır ve kölece çalışma şartları, enflasyon karşısında eriyen ücretler, fahiş vergilerle artan büyük yoksulluktan ibaret. Her geçen gün bu koşullar daha da ağırlaşıyor. Sermayeye hizmette sınır tanımayan AKP iktidarı, OHAL silahını da pervasızca kullanarak, emekçilere kesilen faturayı ağırlaştırmak için elinden geleni yapıyor.

Yine faturayı ödeyen olmamak için!

İşçi sınıfı ve emekçiler açısından yapılması gereken, bir kez daha krizin faturasını ödeyen olmamaktır.

Bunun için emekçiler öncelikle, krizin tümüyle kapitalistlerin doymak bilmez aç gözlülüğünden, yani kapitalist düzenin “kâr, daha çok kâr”a dayalı işleyişinden kaynaklandığı bilinciyle davranmalı, her türlü fedakarlık masalını elinin tersiyle itmeli, krizin faturasının kapitalistler tarafından ödenmesi tutumunu geliştirmelidir.

Çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi için net talepler ileri sürmelidir. Asgari ücretin insanca yaşam ölçütleri esas alınarak yükseltilmesi bu taleplerin en başında gelir. Toplu sözleşmelerde ücret ve sosyal hak talepleri kararlılıkla savunulmalıdır.

Krizin faturasını emekçiye kesmenin en kestirme yollarından biri büyük işçi kıyımlarıdır. Patronların “Daha az işçiyle, daha ucuz ve daha fazla üretim” hedefiyle yaptıkları büyük kıyımlar karşısında aktif bir direnişçi çizgi geliştirilmeli, “Arkadaşım yoksa üretim de yok” tutumu genelleştirilmeli ve “İşten atmalar yasaklansın!” talebi kararlılıkla yükseltilmelidir.

Krizi emekçilere fatura etmenin en etkili yöntemi olan vergi soygununa da dur denilmelidir. Önümüzdeki günlerde vergi soygunu katmerlenecektir. Buna karşı “Artan oranlı gelir ve servet vergisi” ile birlikte gerçek bir soyguna dönen dolaylı vergilerin kaldırılması talebi öne çıkarılmalıdır.

Bu ve benzeri taleplerle yükseltilecek mücadeleler üzerinden genel bir direniş ekseni oluşturulamadığı, sermayenin ve onun devletinin karşısına örgütlü bir güç olarak çıkılamadığı koşullarda, krizin faturasını ödeyenler bir kez daha işçi ve emekçiler olacaktır.